Bana Küçük Büyülerden Bahset!

Yav işte bazen senin söylemek istediklerinin hepsini bir anda biri yazmış oluyor. Sen kıskanıyorsun. Ama bu ilkel bir insan durumu, kıskanmak yani. O yüzden bunu bir tarafa fırlatıp atıyorum. Gerek yok çünkü. Daha önemli meselelerimiz var şimdi. Onun için şunu şuracıkta okuyacak üç-beş insan bulurum ümidiyle, yazıya dökeyim diyorum. O zaman başlayalım... Gel oku bak ne yazmış Ece Temelkuran Penguen'in 674. sayısında:

"Herkes kendine yardım etsin!" gibi, kötü çeviri bir cümle bağırıyor kitap vitrinleri: Self-heeelp! Demek "okur" böyle bağırıyor: Heeelp!

Dünya, milyonlarca imdat çağrısıyla dolu. Sınır tellerinden geçirilmeye çalışılan aç bir bebekten, canı sıkılan, fazla zengin ve meşgale arayan insanlara kadar çeşitlenen bir yardım çağrısı bu. Dünyanın büyük bir bölümü temiz su ve ekmek bulmaya çalışırken her nasılsa biz "kendini bulmaya" çalışanların imdat çağrısını daha çok duyuyoruz. Vitrinler hep bu derdin dermanıyla dolu. Garip değil mi? Açlık, ölüm, etten oluşan trajedi, üzerine söz söylenmeyen resimlerle temsil edilirken, kişisel trajediler cilt cilt kitaplar tutuyor. Büyük söylemlerin, büyük çözümlerin tükendiğinin ilanından bu yana herkes kendi küçük çözümünün peşinde. Ama bu güya küçük çözümler milyonlarca dolarlık bir kültür endüstürisi oluşturuyor. 

Artık Ho Ho Ho chi Minh yok! Artık Fi, Pi, Ho Chi Minh var ve ne yazık ki daha fazla Vietnam!

Biz her gün bir Vietnam görmek zorunda bırakılan bir çağın insanlarıyız. İnsalığın en büyük trajedileri ve en büyük cinai manyaklıkları telefonlarımızın ekranlarından her an bize bakıyor. Günlük burç yorumları arasında çıplak cesedi yerlerde sürüklenen bir kadın, mükemmel bronzluk için beş tüyonun hemen ardından kesilmiş bir kelle vesaire vesaire....
Herkes kendine küçük bir tedavi bulmaya çalışıyor. Fi, Pi, Çi ve daha az Vietnam!


Biz her gün bir Vietnam görmek zorunda bırakılan bir çağın insanlarıyız. 
İnsanlığın en büyük trajedileri 
telefonlarımızın ekranlarından her an bize bakıyor. 


Komşularla evde kuantum 

Fizik profesörü bir dostumla konuştuk bunu. Yaz tatiline giderken bile içinde sadece fizik formüllerinin olduğu, dev kuantum fiziği kitaplarıyla dolaşan bir adamdan söz ediyorum. Onu, şuna inandırmaya çalışıyordum: Bir kadından kendi kulaklarımla duydum bunu. Kadın "Biz komşularla evde buluşup kuantum yapıyoruz demişti, "O kadar iyi geliyor ki!" Saçı başı dağınık ve her daim dertli fizik profesörü arkadaşım bir bilim adamı ciddiyetiyle sordu: "Ne yapıyorlarmış?" 
"Ne bileyim" dedim, "Herhalde su kaynatıp, mum yakıp, formüllere bakıp kafayı buluyorlar."
Komşular kuantumu ne zannediyorlar, bir ev hanımının varoluş sorunlarına kuantumun nasıl bir derman sağlayacağı da muamma ama profesör dostum şöyle dedi: "Manyetizma da zamanında böyle bir şeydi. Bilimsel gelişmeler, toplumsal bilince yerleşmeden evvel bilinmeyene açılan kapı olarak görülürler." 

Bilinenler çok çaresiz bırakıyor insanı diye düşünüyorum artık. İnsanlık tarihinin belki de en çok çaresiz hissedilen zaman diliminde yaşıyoruz. 
Vietnamlıları örgütlenerek, birbirimize ve insanoğlunun vicdanına inanarak engelleyebileceğimize dair umudumuzun en çok ufalandığı dönem bu. Bu sebepten dünyanın bir bölümünü atomu parçalayıp gezegenlerde kendine sayfiye yeri bakarken, dünyanın öteki bölümü, sınırlı imkanlarıyla kendi oturma odasında kuantum alemine (?) açılan kapılar arıyor. 




Market Tanrısı seninle olsun yolcu!

Mekke'nin, Kudüs'ün ve Washington'ın tanrılarının kendisine yardım edemediğini hisseden insanlar marketlerde satılan, her birinin kolay okunan (page turner) kutsal kitapları bulunan küçük tanrılara koşuyor. Başarı için, huzur için ve niyeyse sevmeyi ama daha ziyade elbette daha çok sevilebilir biri olmayı öğrenmek için. Her ne kadar sonsuz ve ihtiraslı bir öğrenme süreci gibi dursa da bu telaşlı gayet sanki en meşru cahilliğin peşinde. Büyük ve karmaşık dünyanın kendi küçük ve berrak dünyasına temas edemeyeceği bir huzurlu cahillik peşinde insanlar. Yumuş yumuş bir titizlikle kurulan, hiç dalgalanıp bulanmasın diye bütün rüzgarlardan korunan bir kapalı alan. Öyle bir büyü bulmak istiyor ki insanlık, bütün gerçekleri etkisiz hale getirsin. Sürekli olarak 'algı açılmasından', 'farkındalıktan' söz edilen bu güyya içinde en çok istenen kendinden başka hiçbir şeyi görmediğin, sana kendinden ve Instagram'daki güzel fotoğraflardan başka hiçbir şeyin ulaşmadığı bir "yaşam odası" yaratmak. Göçük altında nefes almaya yarayan o odalardan biri. 

Küçük bir devrim alır mıyız? 

Kimin yazdığını bulamadım, kendisi lütfen affetsin, ama Twitter'da geçen gün biri şöyle bir şey yazdı: "Self-help kitaplarından birini aldım. İlk sayfasında 'Yapamayacağınızı düşündüğünüz bir şeyi yazın' diyordu. Yazdım: Devrim. Sonraki sayfada da şöyle yazıyordu: 'Şimdi yazdığınız şeyi yapın.' O gün self-help kitaplarıyla işim bitti."

"Evde kuantum yapanlardan" ya da Fi'li Pi'li şeyler okuyanlardan yapılmamış devrimlerin hesabını sormak saçmalık olur. Ayrıca devrim onların sorumluluğu da değil. Ama en merak ettiğim şey şu: Dünyanın en büyük trajedilerine cevapları ne? Böyle kitaplarda, örneğin Türkiye'nin bütün cadde ve sokaklarında arabaların altına atlayıp dilenen ve sadece dilenme Türkçesi öğrenen Suriyeli çocuklarla ilgili bu "felsefeler" ne söylüyor? Oralar "fill in the blanks" olarak mı kalıyor? Yoksa sadece korunmayı mı anlatıyorlar? Başımıza bir bela gelmeden, aman fenalıklara hiç bulaşmadan fırtına ortasında sınırlı sayıda bulunan filikalardan birini kapıp selamete ermenin yollarını mı?

Ne diyebilirim? Bir filikada bir kaplan varsa işin kolaydır ama onlarca çocukla aynı filikaya sığamıyorsan işte o zaman ev yapımı kuantumla çözemeyeceğin bir problemin vardır. Bunları yazınca sanılmasın ki cevapları biliyorum da bilmeyenleri parmakla gösteriyorum. Öyle bir kibirden ar ederim. Ama sanırım bığulanlar bu kadar çokken bir filikada yoluna tek başına devam etmekten daha çok ar ederim. 
Ama tabii E=mc2. Yani bi' yerde herkesin kuantumu kendine.  


Böylece son buluyor Ece Temelkuran'ın Penguen'de yazdığı yazı. Yazı üzerine yorum yapmayacağım, son cümlem blogumla ilgili. Hazır sizleri burada toplamışken yemek gezi ve dans harici konular için bambaşka bir sayfaya taşınmayı düşünmüyorum şimdilik. Buraları eskiden güzel yaşamak nasıl olurları anlatıyordu hep demeyin. Sorguladıkça, inceledikçe ve irdeledikçe, daha önemlisi yaşadıkça tek bir çizgiye sığdıramadığın yaşamına birçok çizgi dahil oluyor ister istemez. Sözü şöyle bağlamak da başka yere taşınmaktan daha çok işime gelir. "Nasıl olsa 90 yayına gelene kadar konuların çıkış noktası, iyi yaşamak için kolları sıvamak değil miydi? O zaman bunun için ben de, iyi yemek, güzel gezmeler ve dans temalarıma, sanatın her türlüsünü, felsefenin en seçilmişini, bilginin kültürün tarihçesini, onun gerekliliğini, sorgulamanın en afillisini ekliyorum, hepsini de yapmayı en çok sevdiklerimin adı altında topluyorum. Yani Traveling Cooking Dancing altında.

Buralarda benimle kalın.
Nadin Nerjan

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tatlarla Anıları Paylaştık

Müzigin Dili Yok / Music Has No Language

Köyün Delisi